Pazar, Şubat 26, 2012

Pembe Dünyaların İronik Gençliği

   Yakın süreçte insanların hipokrat yeminine saygısını ölçelim istedim. Haydi hep birlikte hemencecik başlayalım...
   Herkesin bir ahlak anlayışı ve kendine göre doğruları var. Şüphesiz bunları yargılama hakkı da kimsenin mülkiyetinde bulunmuyor. Bahsedeceğim kişiler ise; benzerlikler kurmaya, toplumda aradıklarını bulmaya ve çevresini kendisiyle aynı yapıya sahip insanlarla sararak dış dünyadan kendisini soyutlamaya çalışıyor. Kendilerinin yapmadıklarını söyledikleri ve ''asla yapmayacakları şeyleri'' başkaları yaptığında kınıyor ve arkadaşlıktan çıkarıyorlar. İlginçtir, birazcık araştırdığınızda aslında bu şekilde davranan insanların günümüzde kınadıkları şeyleri geçmişte yaptıkları ve bunlara ''istisna'' gözüyle bakarak sineye çektikleri görülüyor. Bu kesimin pek azı dürüst bir şekilde yaptığının arkasında dururken, duranları hor görmeye çalışanlar da ne yazıktır ki hep dürüstlükten nasibini alamamış olanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu koşullar altında beklentilerin bütün bu sıkıntıların altında yatan temel etmenlerden biri olduğu kanaatindeyim. Öyleyim, çünkü insanların bencillikten gözü dönmüş durumda. Şu anki genç diyebileceğimiz tabakaya baktığımızda Türkçe'nin bütün kelime yapısını yozlaştırma eğiliminde olduklarını rahatlıkla görebiliyoruz. Hayır, eğer bütün dilleri birleştirip tek bir dil altında birleşmek isteniyor ise bu çoktan Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından ''Esperanto'' adı altında 1887 yılında üretilmiştir. Fakat asıl mesele daha çok, insanların karamsarlıklarının sorumlusu olarak başkalarını aramaları ve onları suçlamaları. Şüphe götürmez ki başkalarının hataları senin yüzünden değildir ama senin hataların senin yüzündendir. Bunu kabul edene pek rastlamadım. Eden görünce de insanların onları Buda rahipleriymişlercesine süzdüklerini görüyorum ve şaşırıyorum. Olması gerekeni yapınca insan mükemmel gözüküyor, acınası bir durum bu. Fakat çoğu insan farkında bile değil, sadece yaşıyor. Kendisine dönüp de şöyle bir ''kendime çeki düzen vereyim'' demiyor ve insanı çıldırtıyor.
   Konuya dönersek ''insanlar konuşa konuşa'' anlaşır sözünün değerini yitirdiği günlerdeyiz (belki de en başından beri öyle idi) çünkü kadın-erkek, bay-bayan, kız-oğlan,..vb. ayırt etmeksizin herkes bir topluluğu kötüleme ve bunu genelleyerek ve gerektiğinde aynı fikri paylaşan arkadaşlarıyla bir olarak kendi sorumsuzca davranışlarından gizlenmeye çalışıyorlar. Kısaca bütün sorunların çözümü çok sevdiğim bir atasözünde gizlidir: ''Bok, boku nerede bulur? - Tabakhanede.''

İyi Pazarlar

Cuma, Şubat 10, 2012

Impossible Day Predictable End

   It's been so many years that i've been trying to give meaning to a kiss. Seriously, magnificent outview i'd achieved with this journey. Even something extraordinary event happened in front of my eyes. The things that i could not even fully understand at all. Maybe the greatest/worst thing has to came true but i could not capture it with my own ,objective glass, eyes. I just lived the moment and forgot it at the same impossible day.
  And past a few months' after that, i've to met fresh faces. I've seen the love at the first sight, first moment that i've heard of her voice, watching the rolling her hairs with attack of the first wave of wind... I said ''Hi'' out loud and said ''This is a good day'' to myself silently. Then i've fallen in love with her. I've stopped trying to give meaning to a kiss because i wouldn't have to, it's already been found. It was more than a kiss, more than every pleasure. In the Noel's Eve, i've kissed her for first time. Then when i was sending her off to away i couldn't do it like the first time. I've thought i've already accepted that it's gonna end adventually...
   Therefore, so much mistake i've done. So much things that i've learned... Thanks a lot God, i still love you.

Pazar, Ocak 29, 2012

Gelene Git Demek Ayıp Değildir

   Bilinen, küçükken öğrenilmiş ve bu yüzden öğrenilirken çeşitli sorulara maruz kalmamış ahlâk kuralları, günümüzde bir takım anlaşmazlıklara sebebiyet vermektedir. Bunların esas sebebi; eğitim sistemimizde yer alan neyin neden olduğunu anlatmadan direk sonucunu aktarma (ezbere dayalı) anlayışını benimsememizdir. Bu nedenledir ki gerçekleşen birçok hadise sonucunda ''çok ayıp'' gibi kınayıcı, karşısındaki insanı kötü hissettirmeye yönelik ve utandırıcı tepkiler içermektedir. 

   Bu tepkilerin doğuracağı dalgalanmalar, başka olayların çıkışına neden olmak gibi, kuşkusuz düşünülmeden davranıldığı açıktır. Örnek ile açıklarsam sanırım anlatmak istediğim daha açık ve net bir şekilde akıllarda canlanacaktır. Millet olarak kendimizi hep ''misafirperver'' insanlardan oluşan bir topluluk olarak görmüşüzdür. Bu yönümüzle de yüzyıllardır övünmüşüzdür. Gelen misafire ''git'' denmez, gibi bir algı da bunun sonucudur. Oysa ki biz olaya diğergamcı pencereden bakıyoruz, bencillik kavramından kendimizi tamamen soyutlayarak, bunun altında yatan empatik yanımızı sonuna kadar kullanarak, kendimizi o kişinin yerine koyup, içimizi rahatlatıyoruz ve başlıyoruz gelene, kendi beklentilerimize göre hizmet etmeye yani diğergamcı pencereden bencile geçiyoruz ve farkında olmadan kendimizle çelişiyoruz. Çünkü biz aslında karşımızdaki insana ''kendimizin ne kadar iyi bir insan olduğu'' modelini çizme derdinde değiliz. Aksine bilinçaltındaki paylaş yoksa çalarlar, paylaş yoksa Allah cezalandırır, paylaş yoksa...vb. düşüncelerin dışa vurumuyuz. Fakat bu tamamiyle karma felsefedeki ''iyilik yap, iyilik bul'' düşüncesiyle özdeşir. Aslında birçoklarımız iyi ahlâki değerlere sahip olmaya çalışmak için kendi karakterlerinin el vermediği birçok şeyi yapmakla yükümlü kalır ve bundan da bazen gururla, bazen ise bıkkınlıkla ve sıkılmışlıkla söz eder. Halbuki toplumsal düzeni sağlamak adına alınan kararlar bazen negatif dışsallık sağlayarak  toplumsal zarara dönüşebilir. Bunu anlayabilmenin en güzel yolu, insanlara ihtiyaçlarını sormak olacaktır. Bilindiği üzere yaşayan insanların büyük bir çoğunluğunun ortak hedefleri ve arzuları olabildiği gibi bir düşünceye inanmanın dışında birbirleriyle zıtlaşan ve öteki fikirleri altüst eden yaklaşımlar da bulunabilir ve bu durum en çok da kentsel düzeyde hissedilir. Örnek; hayatında hiç operaya gitmemiş biri için Opera Binası mı yoksa Hastane mi diye sorduğunuzda bu kişinin çok büyük ihtimal hastaneyi tercih edeceği unutulmamalıdır. O yüzden diğergamcı bir yapıya sahipmiş gibi davransak da aslında her birimiz kendi bencilliğine fazlasıyla bağlı ve ödün vermemek için elinden geleni yaparken çıkıp misafirperverlikten bahsetmek genellenebilecek bir kavram değildir.

   Daha açık ifade edersek birinin evine habersiz giderken, ev ahalisinin belli bir süre sonra gitmenizi beklemesi, bir ayıp olarak görülmemelidir çünkü bu ahalinin de belki yapacak başka işleri vardır ve siz onları meşgul ederek ayıp ediyorsunuzdur. O yüzden çağırılmadan bir yerlere giden (gittiğiniz yer fark etmez) ya da zorla kendini davet ettiren biriyseniz o zaman ''artık geç oldu'' dediklerinde hiç alınmayın, ayıp olan birşey yok.

Cuma, Ocak 27, 2012

Doğa'nın da Kanunları Var

   Bu sabah yaşlandığımı fark ettim; akşamdan kalma olduğum için ya da bir sabah olsun geç kalkmak istememle alakasız, sadece bölümden bir arkadaşımı bu sabah kaybettiğimi öğrendim. Kılım kıpırdamadı, buz kesildim. Samimi değildik ama yine de kabullenemedim. Samimi olanlara ve ailesine allah sabır versin, toprağı bol olsun...

   Ölüm, nedir? Hayatı, bir cümle olarak görseydik eğer bir nokta olurdu sanırım. Cümlelerde bayılarak kullandığımız noktaların hayatta uygulanışını gördüğümüzde korkuyoruz. Hem de Ölüm'den Ölmek'ten değil. Bugün bunu bir kez daha yaşadım. Ölüyor olmak değil bizi korkutan çünkü ölürken bile aslında aynı zamanda yaşıyorsun, hala bir parçan canlıdır. Fakat ''Ölüm'' öyle değil, o, o kadar keskin çizgilerle belirlenmiş ve içindeki hayat sonuna kadar emilmiş ki ötesi yok. Biz geride bırakacaklarımızdan değil, bir daha onlara ulaşamayacağımızdan korkarız. Unutulmaktan değil, elimizdekileri kaybetmekten korkarız. Hiç ölmeyecekmişiz gibi doğarız ve yaşarız ancak ölürüz de... Ve işte bunu bir türlü kabullenemeyiz...

   Eskiler hep şöyle derlerdi yüzü asık bir genç gördüklerinde: ''Herşeye çare var, ölüme yok''. Cidden de öyle...

   ''Sonunda hepimiz öleceğiz, herşeyin canı cehenneme'', diyerek de coşun demiyorum sakın yanlış anlamayın birazdan söyleyeceklerimden fakat toplum, bizleri hep iyi bireyler olarak görmek ister ve buna bizi zorlar. Ve bu yolla iyi bireylerin pek azı mutludur ama toplumun zorlamalarının dışında isteklerini yapanlar hem mutludur hem de iyidir... Arzularınızı, planlarınızı, isteklerinizi, harcamalarınızı,...vs. ertelemeyin, topluma can verin.

Perşembe, Ocak 12, 2012

Sakin, Huzurlu ve Yavaş Kâfi

   Dünya çok hızlı dönüyordu, biliyorduk ama bizim için o kadar da hızlı değildi bir zamanlar. Şimdi ise başkaları için tekrar yavaşken benim için çok ama çok hızlı. Anlaşılan hızlı dönmesi şu dakika bile hoşuma gidiyor, kimileri vicdan azabı duyup, oturup düşünürken ben yoluma bakıyorum. [Dark Side'ın Cazibesine kapıldım]

  Kolay bir yol söyleyeyim, mutlu olmak için değil belki ama mutsuz olmamak için: ''istemediğin şeyi karşındaki kim olursa olsun yapma''. Bunu uygulamak başta şekersiz çay içmeye alışmaya benziyor. Fazlasıyla zor olduğunu eklemeliyim. Fakat bu süreç atlatıldığında yeni bir insan yaratmış oluyorsunuz. Bu insanı aynaya baktığınızda sevmeyebilirsiniz, hazırlıklı olun; aksine tapabilirsiniz de arası yok, uçlarda olacaksınız. Tek birşey olacak elinizde o da siz ve sevgili egonuz. İnsanlar size değişmişsiniz gibi bakacaklar, yeni tanıyanlar ise sizde iyi değerleri görebilmek için ekstra çaba sarf edecek ve siz mutsuz olmayacaksınız! Bencillik neye göre kime göre diye düşünmeyeceksiniz, hayatta bencil olmayan sosyalistler kadar, benciller ise kapitalistler kadar özgür olacak. İktisadın bana gösterdiği en güzel şeylerden biri ''Kendini seven birey (Bencillik İlkesi)'' A. Smith'in dediği gibi hiçbir zaman kaybolmuyor. Emekçi, sermaye birikimi sağladığında nasıl sermayedara dönüşüyorsa (tahta ustasının marangoz dükkanı açması), sosyalistler de ellerine güç geçtiğinde kapitalistlere dönüşüyor (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin Dağılması). Bana çıkıp ben dönüşmem diyene, gülerim sadece. Oyun teorisinde ''mahkumlar ikilemi'' diye adlandırılan bir oyun vardır. Bu oyun bunun kanıtıdır. Ve insanoğlu istediği kadar duygusal davrandığını söylese de, aslında mantıktan ibarettir.

   Çok mu ütopik düşünüyorum, takdir sizin. Hep şunu derdim ve uygulamazdım, şimdi uyguluyorum da: ''Acırsan acınacak hale düşersin''.

   İyi günler dilerim.

    Ern